Menü

 Din ve İnanç
· Yapılacak_İbadetler

 Siyer
· Sahabeler

 Tasavvuf ve Ahlak
· Nefis_Muhasebesi
· Alimlerden_Nasihatler

 Namaz
· Namaz_Dua_Sureler
· Abdest_Alinis
· Resimlerle_Namaz

 İlmihal
· Namaz_İlmihali
· Taharet Kitabı
· Oruç_Kitabı
· Zekat_ilmihali
· Hac_ilmihali
 Rüya Tabirleri
Hutbe ve Vaazlar
Hutbe Vaaz
Rüya Tabir


Dini Hikayeler
Dini Hikayeler Oku
Linkler
sübhaneke  
Kuran Meali Dinle
Kuran Dinle
Modelleri Dantel
Dantel
Dantel Modelleri
salatı münciye
cüz dinle
tesbih namazı
seferi namaz
4 büyük melek
Kuran Meali Oku
sahih hadisler
Peygamber Efendimizin Kısaca Hayatı
571 de bir güneş doğdu ilahisi sözleri
Resimli Yerde Namaz Kılınır mı ?
ettehiyyatü duasi
En Çok Yumurtlayan Tavuk
Tavuk Cinsleri
Tavuk çeşitleri
kunut duaları
Rîbadan (faizden) Sakınmak





"Ribâ (fâiz) yiyenler, kendilerini şeytan çarpmış (birer mecnun)dan başka bir halde (kabirlerinden) kalkamazlar,.." (Sûre-i Bakara 275).

Ribâ, lügat itibariyle ziyadeleşmek ve nemalanıp artmak manasına olup daha sonra "fâiz" adî verilen hususi bir ziyadeye isim olmuştur. Dinî terimler dik­kate alındığı zaman bu ifade biraz daha genişlik ve derinlik kazanmaktadır. Şöyle ki: Akit yapan iki ki­şiden birisine şart kılınmış ve karşılıksız olan ziyadeliktir.

Cins ve miktarları bir olan iki şey, birbiriyle mü­bâdele edildiğinde bir taraf için kabul edilen mal fazlasına "fâiz" adı verilmektedir.
Ribâ (fâiz), başlıca iki kısımdır:

a) Ribel-fadl. Karşılığında hiçbir şey bulunmayan fazlalıktır. Yüz milyon lira verip yüzon milyon lira al­dığında on milyon liranın karşılığı bulunmadığın-dan, bu fazlalık "ribelfadl" olmaktadır.

b) Ribâ-i nesie: Bu çeşit faizde ziyadelik hükmî olup, ziyadesi geç ödemeden, yani bir müddet ver­mekten ibarettir.

Vadesi dolduğu anaparaya eklenen faize "basit faiz" adı verilmektedir. Anapara ve faizi ödenmeye­cek olursa bu ikisinin yekününe eklenecek yeni bir faize "ad'âf-ı mudâfe" (mürekkep faiz) denilmektedir. Cahiliye devrinde ve islâmın ilk yıllarında, borçluyu altından kalkamaz hâle getiren bu mürekkep (birleşik) faiz idi. Ribadan ilk yasaklanan, mürekkep fa­iz oldu. Ondan daha sonra, mutlak manâda faiz alıp verme kesin olarak yasaklandı.

Cemiyeti iktisâdi yönden çöküntüye uğratan, in­sanların inanç ve ahlâkına zarar veren âmillerin ba­şında "fâiz" gelmektedir. Mali yönden zayıflayan kimseler, kurtuluşu Cenab-ı Hakk'ın yardımında de­ğil, banka kredilerinde aramaktadırlar. İslami ölçüle­re ters düşen bu davranış, susuzluğunu gidermek için deniz suyu içmeye benzemektedir. Çünkü gün geçtikçe sıkıntısı artmakta, fâizle kabaran borçlarını kapatmak için kazancının çoğunu bankalara aktar­maktadır.
Ticaretini faizli sisteme bağlı olarak yürüteceğini zanneden kimseler, dara düştüğü zaman, malını asli değerinden daha ucuza satarak sermâye kaybınauğrayacak, ticarî hayatında bir duraklama ve geri­leme olacaktır.

Zahirde görülen didinmeler, memnu­niyet verici bir gelişmenin heyecanı değil, iflastan kurtulabilmenin telaşıdır. O şahsın hâline vakıf ol­mayanlar, başarılı bir alış-veriş içinde olduğunu sa­narak, kendilerini faizli sistemin çarkına kaptırmakta­dırlar.

Ekonomik sahada zorluk ve sıkıntı ile karşılaşan bir kimse, ticaret ahlâkını ihmal edecek, fazilet duy­gularını hissetmez olacak, emlâk sahibi olmayı ah­lâk sahibi olmanın üstünde tutacaktır. Menfaate aşırı düşkün olmanın neticesinde din kardeşini düşün­mekten uzaklaşıp egoist olacaktır.

Bundan daha tehlikeli bir cihet, işini faizli sisteme dayamış kimsede tevekkül duygusu sarsılacak ve "er-rızku alellah" inancı, "errızku alelbanka" şekli­ne dönüşecektir. Böyle bir inanç sarsıntısı, Allah Teâlâ'nın o kimse üzerindeki yardımının kalkmasına sebep olacak ve maruz kaldığı perişan haliyle başbaşa kalacaktır. Bu yanlış yolu takip eden kimse, sonunda hakikati anlamış olsa bile, iş işten geçmiş olacaktır. Şu gerçek unutulmamalıdır:

İhlası terke­den şahıs, eteğini "iflâs" çarkına kaptırmaktan kurtu­lamazFaizcilik her zaman zararlı bir uygulama olduğun­dan, Tevrat'ta da yasaklanmış bulunmaktadır (Ba­kınız: Tensiye kitabı bab 23, bölüm 19).

Faizin zararını gözler önüne seren birkaç hadisi şerif meali ile mevzuu biraz daha vuzuha kavuştur­mak ve gaflet içinde bulunanları uyarmak istiyorum.
"Kim Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsa sakın misli misline olmaktan başka türlü almasın" (Müslim c. 5, s. 47).

Allah Resulünün bu tavsiyelerinin hilâfına hare­ket eden bir kimsenin yapmakta olduğu yanlış iş, bu hadisin ışığı altında tetkik edilecek olursa, iki acı gerçek açığa çıkmış olur. Bu kimse, ya Allah'a ve ahiret gününe inanmıyor veya taşıdığı inanç, faizli muameleyi engelleyemeyecek derecede zayıflamış bulunuyor. Bu iki tehlikeli halden kurtuluşun yegâne çâresi, faizle alâkalı işleri terketmektir.

Allah Resulünden diğer bir uyarı:
"Faizden (mal) çoğaltan hiçbir kimse yoktur ki onun işinin sonu azlık (ve perişanlık) olmasın" (İbni Mâce c. 2, s. 765).

Fâiz, zahiren malı çoğaltır gibi görünmekte ve in­sanların aldanıp harama bulaşmasına ve alışmasına sebep olmaktadır. Allah'ın haram kıldığı şeyden fer-de ve cemiyete asla fayda gelmemiştir ve gelmeye­cektir. Kazanç temin etmekte ilk aranacak husus, helaldan kâr etme düşüncesi olmalıdır. Cenabı Hakk'ın "Rezzak" sıfatına kuvvetli bir imanla bağla­nan kimse, asla faize bulaşmamalıdır.

Akılların muallimi ve vicdanların mürebbisi bulu­nan Peygamberimiz (s.a.v.)in bir başka uyarısı; "Alan da, veren de fâiz (cürmün)de (birbirine) eşit­tir" (Feyz. C. 3, s. 165).

Fâiz muamelesi, ekseriyetle, iki kişi arasında câri olmaktadır. Biri tefecilik yapan, diğeri fâiz vermek suretiyle para alan şahıstır. Biri almazsa diğeri vere-miyecek ve fâiz ortadan kalkmış olacaktır. Fâiz kar­şılığı para veren kimsenin kazanç elde etmesi ve alan şahsın zarar görmesi, hadisenin ikinci plânda kalan yönleridir. Asıl mesele, Allah Teâlâ'nın em­rine aykırı hareket edilmesidir. Fâiz işini bu yönden ele alacak olursak, alan ile veren bu suçta eşit du­rumdadırlar. Hastalığın teşhisi yönünden Resûl-i Ek­rem (s.a.v.)in tesbiti, çok isabetli ve dikkat çekicidir.

Âlemlere ve âdemlere rahmet olan Efendimizin bir başka ikazı: "Faiz, yetmişüç çeşittir. En hafifi, bir adamın kendi anasını nikâhlamaya kalkışmasının dengîdir. Ribanın ötesindeki günâh ise, kişinin Müs-lümanlar'ın ırzına saldırmasıdır" (Feyz'ül-kadir c. 4, s. 50).

Nikâh, kendileriyle evlenilmesi câiz olan kadın­lardan birisi ile hayatını birleştirmeyi ve bir yuva kurmayı mümkün kılan bir akittir. Ana ile oğlunun ev­liliği müebbetten haramdır. Bu yasaklamayı ortadan kaldırmak için hiçbir çâre yoktur. Faizin haramlığı o kadar kesindir ki bunun helâla döndürülmesi, ana­nın oğlu tarafından nikahlanması kadar imkânsızdır.

"Mevrid-i nasta (âyet ve hadiste sarih hüküm bu­lunan yerde) ictihada mesağ yoktur" fıkıh kaidesine göre, fâiz için çâre aramak yersiz ve ileri sürülen fi­kirler geçersizdir. Böyle bir hüküm, İslami bir ictihâd değil, İslâm dini aleyhine cihada kalkışmaktır. "Fai­ze dini yönden bir çâre bulmalıyız" diye yaygara yapanlar, câhil değilse, gafildirler. Gafil değilse ca­hildirler. Bilerek bu propagandayı yapıyorlarsa İs­lâm dininin düşmanı dırlar.
Allah Resulünden son bir uyarı:

"Bir adamın bilerek yediği bir dirhem mikdârı fâiz, Allah katında otuzaltı defa zinâ yapmaktan daha şiddetlidir" (Feyz'ül-kadir c. 3, s. 524).

Bu hadîs-i şerifteki ağır suçlama, bildiği halde, faiz karşılığı para verip oradan temin ettiği haram ka­zancı yiyen kimseye isnat olunmaktadır. Dini hü­kümlerden habersiz ve islâm âlimlerinin ikazların­dan uzak düşenlerin durumları daha farklıdır. An­cak onlar da bu noktada asla mazur sayılamazlar.

Bilerek faizcilik yapan kimse, Allah'a ve Resû-lü'ne karşı muhalefet cephesi kurmuş ve harp ilan etmiş sayılmaktadır. O, bu meydan muharebesinde öyle bir yenilgiye uğrayacaktır ki, dünyası perişan, âhireti hüsran olacaktır. Ribânın zinadan daha ağır bir suç olmasını izah edeyim. Zina eden kişi, haya perdesini yırtmış; faiz yiyen de, Allah Teâlâ'nın ha­ramdır diye açıkladığı "ferman-ı ilâhi"yi yırtmış ol­maktadır. Zinâ eden, nefsine uyup, gizli bir yerde suç işlemekte; fâiz alan senetli ve şahitli, bilgili ve belgeli bir suçu alenen işlemektedir.

Değerli Gençler!
Kâinatın biricik Efendisi bulunan Resûl-i Ekrem'in şu ikazına dikkatlerinizi çekmek isterim: "Biriniz (din) kardeşine borç verdiği zaman, o da kendisine bir ta­bak hediye verecek olsa (onu) kabul etmesin veya hayvanına bindirmek isterse binmesin. Meğer ki da­ha önce bu kimse ile kendi arasında (bu kabil he-diyeleşme) câri (bir âdet) olsun" (Feyz'ül-kadir c. 1, s. 292).

Bu hadîs-i şerifte geçen "tabak" lafzı, hakiki ma­nâsında kullanılmış olacağı gibi, "tabağın içine ko­nulan şey" manasında istimal edilmiş olması ihtimâli de vardır, Böyle bir hediyeyi kabul veya reddetmek, borçlunun daha önceki durumu ile anlaşılacaktır. İki dost olarak hediyeleşme daha önce de var idiyse hediyesini kabul etmekte bir mahzur yoktur. Fakat gördüğü iyiliğin minnet duygusu altında kaldığı için bu hediyeyi vermiş olduğu kanaati hâkim ise alma­malıdır. Diğer bir izah tarzı ile, "borç para vermesey­dim bu hediyeyi getirir miydi?" sorusunu kalbine yöneltmeli, oradan yükselecek cevaba göre hare­ket etmelidir.

Bir hadîs-i şerif meali ve açıklaması ile mevzuu tamamlamak istiyorum: "Altun, altın ile (peşin ve mü­sâvi olarak mübâdele edilir). Aralarında bir fazlalık olmayacaktır. (Gümüşten mamul) dirhem, dirhem ile (satılabilir. Fakat) aralarında hiçbir fazlalık olmaya­caktır" (Feyz. C. 3, s. 555).
Altunu altun ile mübadelede, antik değerine ve piyasadaki satış bedeline bakarak, bir fark talep et­mek câiz değildir. Çünkü alınacak fazlalık fâiz olur. Gümüş için de hüküm böyledir. Altın gümüş ile mü­badele edilecek olursa, cins değişikliği bulunduğu için kâr alınabilir. Fakat veresiye satılamaz. Şâyet veresiye satılacak olursa "ribâ-i nesîe" olur.









Copyright © IslamiYasam.Com, Ýslam, Kuran, Rüya Tabirleri,Dini Rüya Tabirleri, Hadis, Kuran-i Kerim, Fýkýh, Ýlmihal Tüm hakları saklıdır.

Yayınlanma:: 2007-11-25 (3737 okuma)

[ Geri Dön ]
Hadis - Hadisler
Sitemiz PHP-Nuke Kodlari Ile Hazirlanmistir.
Sayfa Üretimi: 0.06 Saniye

:: NukeMods ::